
Mukemmel olan her sey her zaman urkutur beni; gerceklik bulamam cunku onda.
Eskiye; eski ve biraz yipranmisa duydugum sempati biraz da bundandir belki…
Her canlinin ve hatta cansizin “yavru”su guzeldir; yasayan her varligin “taze”si, “yeni”si “genc”i makbuldur buna tamam.
Buradaki guzellik bence “henuz kotulukle tanismayan her sey ve herkes dokunulmamis bir melektir ve/veya melek kokar” yani olmaya bile baslamamistir, gokten indigi gibidir, usta bir elden ciktigi gibidir hem de; baslayamamistir daha o tazecik yasamaya ve anilar biriktirmeye iyisiyle kotusuyle; her neyse…
Benim bahsim; olgunlasmis bir seyin mukemmelligine karsi duydugum urpermedir… Boyle bir sey olamaz bence cunku.
“Olusmus” ile “Genc” yan yana yer alamaz cunku.
Olusurken her sey mukemmel kalamaz; biraz da olsa eskir, yipranir, izler tasir.
Eskimezse olusamaz.
Olusarak geldiyse karsima ama eskiyemediyse bir turlu; hep plastik bir seyler ararim onda.
Bir limon agaci dusunun; elinizdeki saksida cekirdekten yetistirdiginiz kucucuk bir filizken, daha buyuk saksiya ektiginiz bir fidan olan; dunyanin en saglikli fidani hem de, bir kere bile boceklenmedigini dusunun, bir kere bile sicaktan beti benzinin atmadigini o filizin ve fidanin; hic bir bitki hastaligina yakalanmadigini, yapraklarinin bir kere bile buzusmedigini, buyurken size hic endise hissattirmedigini ve hatta sonrasinda daha fidanken limon verdigini dahasi da her bir limonundan yarim bardak su ciktigini... Ve buna ragmen o fidanin minyatur bir agac estetiginde, dunyanin en guzel yesil ve sarilarini giymis bir agac oldugunu...
Bu ne kadar mumkundur?
Veya bir calisma masasi dusunun uzerinde yillarca; nesillerce calisilmis; yuzlerce binlerce dirseklere avuc acmis dusunen baslari tasiyan; turlu hayatlara, calismalara sahit olmus, turlu turlu sandalyelerle arkadaslik etmis ancak hic bir yeri cizilmemis, hic bir ter cilasini almamis, rengi atmamis, tahtasi eskimemis...
Bir yuz dusunun bir de yasamin kendisine sundugunu yasamis; yasamaya calismis, kah dusmus kah kalkmis; mutluluklarla avunmus, mutsuzluklarla yerinmis; bicilen omrun ortalama ortasini da gecmis ama hala porselen gibi...
Insanoglunun yuzundeki cizgileri cok severim ben.
Ben o cizgilerde yasanmisligi bulurum, o cizgiler hayatin oykusudur hatta anlamidir benim icin.
Beni yakindan taniyanlar bilir; ben yakinlarimin yuzundeki cizgilerle ilgili hep bir seyler soylerim “bak olmadi ama cizgilerini cikardin yine” veya “yuzunde hic cizgi yok su anda sen asiksin sanirim” veya “karakalem calismasi gibi suratin; ne oldu yine?” diye.
Dokunurum bir de ben sevdiklerimin cizgilerine; kah o cizgilerden aciyi ve uzuntuyu almak icin, kah yasanmisligi paylasmak, gercekligine inandigimi kendi icime gostermek, veyahut sahibinin otesinde cizgiyle bir olup o tecrubenin icinde kaybolmak, olgunluga yugrulmak icin...
Ben o cizgilere dokunurken kimse sormaz “ne yapiyorsun?” diye sanki bir anlasma vardir arada cizgilerle, onlar dokundukca anlatmak ister, doludur yurekleri; bosalsin diye anlattikca sahibini susturur, bu sebeple bence kimse sormaz “neden cizgilerime dokunuyorsun?” diye...
Severim ben insanoglunun “eski”misini, eski insanin cizgilerini...
Ve o cizgilerin hikayelerini...